Devlet aklının IQ’su
Ender Helvacıoğlu Eski rejimde siyaset sahnesinde birbiriyle mücadele eden yasal siyasi partiler vardı. Bir de “devlet partisi” vardı. Devlet partisi yasal değildi, yasadışı da değildi; onun özelliği “yasa üstü” olmasıydı. Siyaset sahnesine uyarılar yaparak, gerekirse muhtıra vererek, o da yetmezse darbe yaparak ve bir süreliğine siyaseti üstlenerek ayar verirdi. Devlet partisinin işi müesses nizamı korumak ve devamını sağlamaktı. Siyasal partiler de dahil toplumu etkileyen b
Ender Helvacıoğlu Eski rejimde siyaset sahnesinde birbiriyle mücadele eden yasal siyasi partiler vardı. Bir de “devlet partisi” vardı. Devlet partisi yasal değildi, yasadışı da değildi; onun özelliği “yasa üstü” olmasıydı. Siyaset sahnesine uyarılar yaparak, gerekirse muhtıra vererek, o da yetmezse darbe yaparak ve bir süreliğine siyaseti üstlenerek ayar verirdi. Devlet partisinin işi müesses nizamı korumak ve devamını sağlamaktı. Siyasal partiler de dahil toplumu etkileyen bütün kurumlarda örgütlüydü, kolları vardı. Normal dönemlerde ayar, esas olarak bu kollar vasıtasıyla, yetmezse devlet partisini temsil ettiği bilinen kişi ve kurumların mesajlarıyla verilirdi. Örneğin bir büyükelçi veya bir rektör veya üst düzey bir yargıç konuşur, devlet kurumlarından (örneğin MİT’ten) bazı öneriler iletilir, genelkurmay başkanı demeç verir veya işveren örgütü bildiri yayımlardı. Herkes bu uyarıların devlet partisinden geldiğini bilir (veya sezer), hizaya girer, girmeyen çeşitli yollarla sahneden düşürülürdü. Bunlar devlet partisinin, düzen çerçevesinde politika yapan herkesin kabul ettiği “yasal” yolları kullanarak uygulamaya soktuğu “normal” (“rutin”) işlerdi. Elbette devlet partisinin faaliyetleri siyasal partilere ayar vermekle sınırlı değildi. Toplumu etkileyen, yön veren kurumlar siyasal partilerden ibaret değil. Sendikalar, meslek kuruluşları, üniversiteler, kitle örgütleri, tarikatlar, cemaatler, düzen dışı faaliyet gösteren legal/illegal sosyalist örgütler vb. de var. Devlet partisi buraları da boş bırakmazdı, bırakamazdı. Bütün bu kurumlar bir şekilde sistem çerçevesi içinde tutulmalı, kontrol edilmeli, “aykırı” işler yapmaları engellenmeliydi. Devlet partisi bütün bu kurumlarda örgütlenmeliydi; devlet örgütlenmesinin en önemli bileşenlerinden biri de buydu. “Devlet adamları” ve “devletin adamları” bu kurumlarda faaliyet gösterir, bunlar vasıtasıyla hem bu kurumlar hem de etkiledikleri halk kitleleri kontrol altında tutulmaya çalışılırdı. Bu da yetmez! Halk denen her an hizadan çıkabilecek güvenilmez oluşumu denetim altında tutmak için bazen yasal olmayan işlere başvurmak da gerekebilirdi. Bu kirli işleri yapacak, yasal olmayan ama devlet kurumu olduğu için yasa üstü olan bazı oluşumlara da ihtiyaç vardı. Buna da devlet partisinin “derin işler kolu” (derin devlet) diyebiliriz. Devlet politikasının devamı olan provokasyonları, komploları, kışkırtmaları, cinayetleri, katliamları, terör eylemlerini bu “derin kol” yapardı. Örneğin “faili meçhul” kavramı “derin devlet tasarrufu” olarak da tanımlanabilir. Eğer devlet tasarrufu değilse fail şıp diye bulunur; bulunamıyorsa fail zaten bellidir! Peki, devlet partisi bağımsız mıydı? Türkiye ne kadar bağımsızsa devlet partisi de o kadar bağımsızdı. Yani emperyalizme, esas olarak ABD emperyalizmine ve NATO’ya bağımlıydı. Devlet partisinin önde gelen unsurları Amerikan ve NATO tedrisatından geçerlerdi. Siyaset, bürokrasi, askeriye, güvenlik, medya, derin işler (kontrgerillanın diğer adı da Süper-NATO idi zaten) gibi alanlarda devlet partisi içinde yükselmenin şartlarından biriydi bu. Devlet aklı da işte böyle bağımlı bir akıl idi. *** Peki, günümüzde ne değişti? Aslında fazla bir şey değişmedi. Yukarda anlattığımız bütün faaliyetler devam ediyor. Sadece başkanlık sistemiyle birlikte iktidar partisi ile devlet partisi iç içe geçti. Hem de pervasızca… İktidar partisi devlet partisi de olmanın avantajını kullanıyor, devlet partisi de iktidar partisi olmanın avantajını. Bu durumda yasal ile yasadışı arasındaki sınırlar bulanıklaştı, hatta ortadan kalktı. Yasa üstülük hem yasalı hem de yasadışılığı yedi. Kısacası yasa (hukuk) diye bir şey kalmadı. Fakat madalyonun bir de diğer yüzü var. Eskiden “devlet aklı”nın bir “üst akıl” olduğu algısı vardı. Yani herkesten daha akıllı olan bir akıl. Çok yukarlarda olduğu için kimsenin göremediği bütünü görebilen, devletin genel çıkarlarını savunan, herkesten (yani düzen çerçevesinde kalan herkesten) aynı uzaklıkta olan, sınıflar-üstü olan bir akıl. Tanrı gibi bir şey! Biz bunun egemen sınıfların aklı olduğunu söylerdik ama -bazı arkadaşlarımız da dahil- kimseye anlatamazdık. Kısacası devlet partisinin gücü en üstte olduğu ve tarafsız olduğu algısından gelirdi. Devlet partisi ile iktidar partisi iç içe geçince, devlet partisinin de bir ağırlığı kalmadı. Herkesin üstünde olduğu ve tarafsız olduğu algısını yitirdi devlet partisi. Şimdi biri çıkıp devlet aklından bahsedip, bu aklın “Erdoğan ile devam etme” kararı aldığını söylediğinde halkın çoğunluğundan küfür yer. “Erdoğan giderse kaos olur” derse, “daha ne olacak?” diye kovalanır. “Devlet adamı” denildiğinde “Saray’ın adamı” anlaşılır; “devletin adamı” denildiğinde de “Saray’ın tetikçisi”. AKP iktidarı devlet partisinin itibarını da kendi itibarıyla eşitledi; yani yerle bir etti. Çok da iyi etti! Böylece devlet partisinin kimin partisi, devlet aklının kimin aklı olduğu biraz daha netleşti. Ör
📌 Kaynak
Bu özet bilim ve gelecek kaynağından otomatik derlenmiştir. Tamamı için orijinal habere gidin.
Orijinal haberi oku →